CXO

Yeşilçam: İki kıta arası bir dar sokak

Doç. Dr. Yavuz Dizdar

Sinemanın dünyadaki seyri aslında ilginçtir. Sinema başlangıçta eleştirel bir sanat dalı olarak kurulmuş, sonra amaç değiştirmiştir. Hollywood’un ortaya çıkışından önce merkez New York’tur, açıklaması büyük olasılıkla sosyoekonomik çevrenin bu bölgede bulunmasıdır. Nitekim ilk yapımların New York merkezli olduğu bilinir, bunlar kısa metrajlı filmlerdir, bir nikel para karşılığında girildiğinden “Nickelodeon” olarak adlandırılmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere ve Avrupa’dan Amerika’ya sinemacı göçü süreci hızlandırır. Çoğu sessiz döneme ait olan bu yapımlar daha sonra maliyetler ve güneş ışığı avantajı nedeniyle bugün Hollywood olarak adlandırılan bölgeye kayar. Maliyetin azalmasının bir nedeni de Thomas Edison’un sinema patent haklarının Kaliforniya’da geçerli olmamasıdır. Bölge bakirdir ve geniş stüdyoların kurulmasına olanak sağlamaktadır.

Not: Bölgenin üç ayrı dönem haritası. Cadde ve sokakların pek çoğunun isimleri yokken isimlendiren kişi Osman Nuri Bey’dir (İstanbul Belediyesi’nin o dönem yöneticilerinden. Genel Sekreteri diyebiliriz). Osman Nuri Bey arazi çalışmalarında yanına belediyenin harita müdürü Necip Bey’i alır. Bu arazi çalışmasından bir harita ortaya çıkar bu haritaya günümüzde “Necip Bey Haritaları” deniyor. Necip Bey haritasında da sokak ismi Yeşil olarak geçiyor. (Bu arada Necip Bey Asmalı Mescit Sokak sakinlerindendir) Sonraki dönemde sigorta için hazırlanan Pervititch haritasında maalesef sokağın yerindeki pafta  yok. Ama anahtar paftada (yani hangi paftanın nereye bastığını gösteren geniş haritada) sokağın arka tarafında Yeşil yazısı görünüyor. (1920’li yıllar) Pervititch Haritasında eksik kalan yerlerin haritası 1946-50 yıllarında Suat Nirven’e çizdirilmiş. Nirven’in haritasında sokak ismi Yeşilçam olmuş. (Teşekkürler Muhittin Bayram)

Sinemanın dünyadaki seyri aslında ilginçtir. Sinema başlangıçta eleştirel bir sanat dalı olarak kurulmuş, sonra amaç değiştirmiştir. Hollywood’un ortaya çıkışından önce merkez New York’tur, açıklaması büyük olasılıkla sosyoekonomik çevrenin bu bölgede bulunmasıdır. Nitekim ilk yapımların New York merkezli olduğu bilinir, bunlar kısa metrajlı filmlerdir, bir nikel para karşılığında girildiğinden “Nickelodeon” olarak adlandırılmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiltere ve Avrupa’dan Amerika’ya sinemacı göçü süreci hızlandırır. Çoğu sessiz döneme ait olan bu yapımlar daha sonra maliyetler ve güneş ışığı avantajı nedeniyle bugün Hollywood olarak adlandırılan bölgeye kayar. Maliyetin azalmasının bir nedeni de Thomas Edison’un sinema patent haklarının Kaliforniya’da geçerli olmamasıdır. Bölge bakirdir ve geniş stüdyoların kurulmasına olanak sağlamaktadır.

Buna karşılık Amerikan film endüstrisi dünyaya açılmak açısından başlangıçta kısıtlıdır, üretilen filmlerin dünyaya dağıtımını İngiltere üstlenmiştir. Oysa İngiltere’de sinemanın ortaya çıkışı bir devlet girişimidir ve daha çok dokümantasyon amaçlıdır. Nitekim bu bir yerde BBC geleneğidir; filmler de belgeseller niteliğindedir. Sinemanın geniş kitlelere erişim için en etkili yollardan biri olduğu daha o zaman fark edilmiştir. Bu durum olasılıkla İttihat ve Terakki tarafından da kavranır ve Osmanlı’da sinema kurulmasının önemi anlaşılır; böylelikle yerli yapım kavramı ortaya çıkar. Bu dönemde filmler ordu bünyesinde çekilir, Kurtuluş Savaşı’na ilişkin azımsanmayacak kadar çok belgeselin bulunması da belki bu şekilde açıklanabilir. İlk çekilen filmin (Rusların diktiği) “Aya Stefanos Anıtı’nın Yıkılışı” olduğu kabul edilir (Fuat Uzkınay, 1914), ancak günümüze erişmiş bir kopyası bulunmamaktadır.

Hollywood’un küreselleşmesi

Derken İkinci Dünya Savaşı çıkar, bu savaşa ait çok sayıda belgesel bulunması da ilginçtir, dokümantasyonun Almanya için de çok önemli olduğuna işaret eder, sinema artık güç gösterisidir. Ancak savaş İngiltere’nin galip tarafta kalsa da hasar almasıyla sonuçlanır; savaş sonrası sinema görüldüğü kadarıyla Amerika’nın hasarsız galibiyetinin izlerini taşır. Amerikan sineması kendi pazarlama ağını bir yere kadar geliştirir, Türkiye’de dahil olmak üzere sinema piyasasını kültürel olarak ele geçirir. O dönem Amerika’sındaki temel değişiklik yapım şirketlerinin kendilerine ait salonların hakkını kaybetmeleri olur, film şirketleri ve sinema salonları arasındaki bağ koparılır, belki de güç televizyona kaydırılır.

Zamanın Birleşik Krallığı Amerika Birleşik Devletleri’nin ortaya çıkışını hazırlasa da elinde tutamamıştır. Hollywood bu yeni kültürün yayılmasındaki ana işlevi üstlenir, Avrupa bu dönemi olasılıkla restorasyonla geçirir. Yeşilçam da tam bu dönemde, 1950’lerde ortaya çıkmaya başlar, yükseliş 1970’lere dek sürer. Pahalı prodüksiyonlara karşılık Yeşilçam’ın şartları salon komedilerine ve melodramlara olanak verir, ama kendini var edebilecek dinamiği yakalar. Bu dönem aslında Amerika’nın Türkiye üzerindeki siyasi nüfuzunun arttığı süreçtir, ancak ne İngiltere’nin ne de başkalarının tamamen vazgeçtiği söylenemez. Takip eden ve bir anlamda Yeşilçam’ı sonlandıran gelişme ise yine televizyon yayının başlamasıdır. Nitekim TRT siyah beyaz dönemine Amerika’dan Küçük Ev ve Kaçak, İtalya’dan Müzik (Raffaella Carra Show) ve İngiltere’den Tatlı Sert ve Kaygısızlar’la girer; sonrasını yine ağırlıklı olarak Amerikan yapımları ve kısmen BBC dizileri izler.

Yeşil’den Yeşilçam’a

Bin dokuz yüzlerin başından beri mevcut Yeşil Sokak’ın Yeşilçam’a nasıl dönüştüğünü açıklamak kolay görünmemektedir. Yeşilçam üzerine yazılan araştırma makaleleri maalesef adın değişimini irdelememiştir, çoğu sinemanın Türkiye’deki seyrini yönetmenler ve oyuncular çerçevesinde ele alır. Mekanlarla ilgili Mesut Kara’nın kaleme aldığı yazılar dışında çok fazla bilgi bulunmaz, ancak bizim Emek kompleksi olarak bildiğimiz alanın İttihat ve Terakki için de toplanma merkezi olduğunu bu notlardan kavrarız; Cercle d’Orient nihayetinde bir İngiliz kulübü yapısı gösterir, kulüp başkanları eski İttihat ve Terakkicilerden oluşur. Bu noktada ad değişikliğini açıklamak için mecburen varsayımlar işin içine girer. İngiltere film stüdyolarının genel adı Pinewood’dur, burası da Türkiye sinema merkezi olduğuna göre “çam” göndermesine yakın tek aday gibi durmaktadır. İngiltere’nin “çam etkisi” doğru açıklama bile olsa, aslında James Bond gibidir, hiçbir zaman tamamen sonlanmaz. Tek istisna belki TRT’deki varlığıdır, 1980’de Dallas ile biter. Oysa görülen o ki televizyonu da sinemaların akıbeti beklemektedir.

Menü